Uzun bir süre kanalizasyonlarda dolaşmanın ardından, nihayet yukarıya çıkabildik. Oh be ! Tam hava varmış dememizle beraber, soğuk rüzgarların başımıza esmesi bir oldu tabii. Göz gözü görmeyen sisli havada, ilerlemeye devam ettik. Derken gözümüze bir kulübe gözüktü. İçerisine girdiğimizde buranın bir paten dükkanı olduğunu, üstelik içerisinde başka ekipmanlar da bulunduğunu keşfettik. Burası donmuş bir göle yakındı ve balık tutmak için oltaları da mevcuttu. Patenleri takıp bir denedik, ben başta birkaç defa düşer gibi oldum. Fakat ayakta durabildim. Falora'nın aksine.. Eğer bana tutunmuyosa, o halde bilin ki çoktan düşmüştü bile. Biraz zaman aldı ama o da patenlere alıştığında, balık tutmaya gittik.
Kulübeden aldığımız buz delici ile bir delik açtım, sıra sıra balık tutmaya başladık. Bir süre bekledikten sonra, albino bir balık tuttuk. Gözleri sıcak bir kırmızı renklerindeydi ve neredeyse birinin alt kolu kadar uzundu. İkinci tuttuğumuz balık, açıkçası biraz garipti.. Daha önce hiç yüzgeç yerine insan parmakları olan bir balık görmemiştim. Benim için de bir ilk oldu. Üçüncü defa denedik, ikinci "yenilebilir" balığımızı tutmayı umuyorduk. Tuttuğumuz şey, hiçbirimizin bilmediği bir türdü. Koskoca cüssesiyle hepimizi gölgede bırakan, çıktığı gibi koca gölü kana bulayan kan kırmızısı bir yılan balığıydı. En azından yılan balığını andırıyordu. Bununla birlikte, tuttuğumuz parmaklı balıkla bir benzerliği vardı: parmakları. İnsan parmakları olan bu yapılar, vücudunu sarıp sarmalamıştı. Yüzüne kadar dolanıp, son buluyorlardı. Yüzü ise, nasıl desem, insan yüzü gibiydi. Hepimiz, dehşete düştükten sonra, acilen gölü terk ettik. Gölden akan kan, dizlerimize geliyordu.
Bir daha balık tutmasak mı, ne?